17 Aralık 2017 Pazar

Oda parfümlerindeki tehlike

Eve kimyasal ürün sokmama gayretinde olduğum halde marketlerde satılan, ekranda reklamları çokça dönen bir markanın oda kokusunu almış eşim. Maksat evimiz ferah olsun tabi ki. İçeriğini okumadan, bambu çubukları yerleştirdik, yağ kıvamında olduğu için esansiyel yağlar vardır içeriğinde diye düşündüm, kokusu çok ağırdı ama önemsemedim. Oysa kendim alışveriş yaparken içeriğini okur öyle alırım. Sonraki günlerde yanlışlıkla çamaşır makinesinin üzerine döküldü, ıslak bir bezle sildim, silme sebebim de evin çok ağır kokmaması dökülen parfümden dolayı. Ertesi gün şok oldum, pas tutmaz bir boyası var makinemin ve resmen kabarmış, soyulmuş kokunun döküldüğü bölge, sildiğim halde. Bu nasıl bir kimyasal ki boyayı bile eritebilecek güçte? Hemen paketini aldım (karton, plastik gibi geri dönüşümlü ürünleri ayrı bir yerde biriktiriyorum, diğer çöplerle karışmaması için), üzerinde yazılanları okuyunca eve zehir sokmuşuz haberimiz yok diye düşündüm.

Çöpü zehirli atık olarak sınıflandırılıyor, soluduğumuz havayı ferahlatan ürüne bakar mısınız? Bunun dışında ürünü eldivenle açın uyarısı vardı, belki önemsemiyoruz ama gerçekten boyayı eriten bir maddeden söz ediyoruz. Kaldı ki cildimiz iç organlarımıza göre kimyasallara daha dayanıklı çünkü derimizin en üst yüzeyi ölü hücrelerle kaplı, yani elimize bir zarar vermese de ciğerlerimize soluduğumuzda ordaki hücrelere nasıl zarar vereceği meçhul, tabi aslında meçhul değilmiş araştırırken bir yazıyla, daha doğrusu haberle karşılaştım. Güney Kore'de aynı markanın başka ürününü soluyan insanların bir kısmı ölmüş, bir kısmı hastalanmış ve firma bizim hatamız diyerek özür dilemiş, pazardan çekilmiş. Linkten habere ve firmanın bütün ürünlerinin listesine ulaşabilirsiniz.

https://eksisozluk.com/benckiserin-olumlere-neden-olmasi--5100446


Astım, alerji vakalarının hızla artması tesadüf değil, büyük bir tehdit altındayız kendi sağlığımızı bozuyor, sularımızı, toprağımızı kirletiyoruz. Aldığımız ürünlere, evimize soktuğumuz kimyasallara dikkat edelim, anneler babalar evinde küçük bebeği çocuğu olanlar için daha da önemli çünkü; büyüme çağında hücrelerin devamlı çoğalması gerekirken bu kimyasallara maruz kalmak daha kötü. Çocuklar sağlıkla büyüyüp gelişmek yerine hastane odalarında geçiriyor günleri. Çünkü tek mesele oda kokusu da değil, parfümlü ağır kimyasallar içeren deterjanlar, temizlik ürünleri, kozmetikler, çamaşır suları da tehdit etmekte sağlığımızı. En basiti zeytinyağlı sabun dururken parfümlü şampuanlar kullanmamızın sebebi nedir? İçeriğinde kaç çeşit kimyasal, sentetik kokular. Çamaşır yumuşatıcısı ve bulaşık parlatıcısı olarak elma sirkesi bütün ürünlerden daha başarılı bir iş çıkardığı halde neden hem paramızı hem sağlığımızı harcayalım? Arap sabunu, sirke dururken neden ev temizliği için çeşit çeşit kimyasal almak zorunda olalım?


Reklamlarla bize dayatılan temizlik anlayışının ne kadar saçma olduğunu anladığımızda geç olmasın, sağlığımızı yitirmiş, çevremizi kirletmiş olmayalım. Çok basit gördüğümüz ürünler dahi bedenimize çevremize ne zararlar veriyor, düşünelim. Fosfatsız deterjanların kullanılmaması için bir sergi vardı, çok beğendim, balıkların bu sebeple öldüğünü biliyor muydunuz mesela? Bize ne balıktan diyenler elbet olacaktır ama bir canlıyı öldürecek kadar güçlü bir madde, bizi hemen öldürmese de süründürür bunu unutmayın, kaldı ki bu atıklar doğada hemen yok olmuyor bize zehirlenmiş su kaynakları ve zehirli tarım alanları olarak geri dönüyor. Etimatik hem yerli hem fosfatsız bir deterjan, parfümde içermiyor, hammaddesi de doğal bir maden olan bor. Marketlerde bulamazsanız da muhakkak isteyin getirsinler. Yerli malı doğal ürünler yok değil ama reklamı yeterince yapılamıyor. Televizyonda, medya sektöründe paradan çok insan ve çevre sağlığını düşünen insanların artması dileğiyle.



Firmalar satış yapmak için her yolu deneyebilir, bizlerin görevi evimize en doğal en zararsız ürünleri sokmak. Ben bu temizlik ve kişisel bakım meselesini en az beslenme kadar hatta bir yönüyle ondan da önemli görüyorum, çünkü bu kadar kimyasal atık havaya, suya, toprağa karışırken yediğimiz ürünlerin de temiz ve sağlıklı olmasını beklemek zor.

10 Aralık 2017 Pazar

Aşı hakkında bilinmeyenler

Aşağıda linkini de vereceğimiz sayfada, Amerika'da bütünsel bir tıp doktorunun semineri var. Ben kısaca özetlemeye karar verdim, 2 saatlik uzun bir seminer. Aşıların tarihçesini ve zararlarını konu alıyor, ayrıca aşı sonrası kendisine otoimmün şikayetlerle gelen hastalarının iyileşme öyküleri de var:

Dr. R.E. Tent
Otoimmun hastalıkların patlaması:

1955 yılında Polio (çocuk felci) aşısı ilk olarak maymunlarda deneniyor, güvenlik testlerinden sorumlu bakteriyolog Bernice Eddy, bazı aşıların içindeki virüslerin ölmediğini ve canlı olduğunu görüyor, deney yaptıkları maymunlar felç geçiriyor ve aşının piyasaya sürülmesini ertelemeye çalışıyor. Başka bir doktor çocuk felci aşısının güvenilirliğinden şüphe duymuyor ve bunu ispatlamak için kendi torunlarında denemeye karar veriyor; erkek torunu aşıdan 2 gün sonra vefat ederken, kız torunu felçli kalıyor. Gene aynı sene içinde kitlesel aşılamaya devam ediliyor ve aşı (Salk ve Sabin polio aşıları) sonrasında pek çok çocuk ölüyor, kimisi felç geçiriyor, ve bu tarihteki en büyük sağlık skandallarından biri olarak görülüyor. Birçok istifa geliyor bu olayın ardından.

Fakat 1956'da Bernice Eddy, başka bir bakteriyolog Sarah Stewart ile tanışıyor. 1957'de ''polyoma'' adını verdikleri ve memelilerde kansere sebep olan bir virüsü keşfediyorlar. 1959'da aşıların üretildiği maymun böbrek hücrelerinde de buna benzer bir virüsün olduğunu buluyorlar. Polio virüsü üretiminde, kansere sebep olan virüslerinde aşılara karıştığını düşünüyorlar. Bernice Eddy ''Bütün bir jenerasyonu kansere sebep olan maymun virüsleriyle aşıladılar'' diyerek gelecekteki kanser salgınını öngörüyor.

Aşı ile beraber yalnızca tek bir virüs enjekte edilmiyor bizlere. Bunun en önemli  örneği aşılara kontamine olmuş SV40 virüsü. 1997 yılında National Canser Institute dergisinde yayınlanan bir yazı: ''1950'li yıllarda SV40 virüsü gibi onlarca virüsle kontamine olmuş Salk ve Sabin polio aşıları Amerika ve Avrupa'da çocuklara uygulandı.'' Ve bu virüs pek çok beyin ve kemik kanseri vakasında tümörlerde bulundu. Bugünse SV40 virüsü, yumuşak doku kanserlerindeki (akciğer, göğüs, lenfoma, prostat, beyin ve cilt kanserleri) artışın sebebi olarak gösteriliyor.

Aşağıdaki tablolarda hangi aşının hangi hücrelerden kalıntılar içerebileceği gösteriliyor, son resimde Türkçe'sini bulabilirsiniz. Aşı markalarını da görmek isteyenler için orjinalini ekledim. Dr. Tent aşılardaki insan ve hayvan DNA'larını ve hücre kalıntılarını, bugün hızla çoğalan ve vücudun bağışıklık hücrelerinin, kendi hücrelerine saldırarak oluşturduğu otoimmün rahatsızlıkların sebebi olarak görüyor. Çünkü aşılarla sadece hedeflenen hastalığa ait virüsler değil, başka virüsler ve doku kalıntıları da kana karışıyor. Gazetede 10.12.2011 tarihinde yayınlanmış bir haber: ''Amerikan hükümeti Hep B aşılarının Lupus hastalığına yol açtığını kabul etti.'' Hep B, Amerika'da doğumdan hemen sonra bebeklere yapılan bir aşı, MS ile ilişkili olduğu da tartışılıyor. Aşılarla bedenimize kanser, bulaşıcı virüsler ve kısırlığa sebep olan kimyasallar yüklüyoruz.







Peki bu kadar zararlıysa neden aşılanıyoruz? Çünkü hastalıkların riskleri hakkında insanları korkutuyorlar ve aşıların olası riskleri hakkındaki bilgilerden halkı mahrum ediyorlar.

Bu kısım aşılardan bağımsız bir bölümdür :)
Dr. Rent'in bağışıklık sistemini güçlendirmek için önerilerini eklemek istedim; bitkisel takviyeler önermiş, susam yağı, sarımsak ve hammaddesi ''curcumin'' olan bir ilaçtan bahsetmiş. ''Curcumin'' (Türkçesi var mı bilmiyorum bu bileşiğin) zerdaçalda bulunan bir bileşik ve Prof. Mutlu Demiray kansere karşı kullanarak ve bir hastanın akciğer kanserini iyileştirerek tıp literatürüne geçti; belki medyada görmüşsünüzdür. Ben röportajını dinlediğimde yemeklere özellikle zerdeçal eklemek gerektiğinden bahsediyordu. Bunlar da bonus olsun yazıyı sonuna kadar okuyan arkadaşlara.
Görsellerin alındığı site (Seminerin ingilizce özeti de mevcut): http://gnowfglins.com/2013/02/08/4-things-you-didnt-know-about-vaccines/
Seminerin tamamı: https://www.youtube.com/watch?v=-aHRMjVHggI

23 Temmuz 2017 Pazar

Mantar için doğal çözümler

Özellikle yaz aylarında mantar şikayetlerinin arttığını görüyoruz, sık sık iç çamaşırı ve çorap değiştirmek etkili bir yöntem olabilir; mantarların en çok görüldüğü yerleri düşünecek olursak. Özellikle hava ve güneş almayan nemli ortamları seviyor mantarlar. Hem içerden hem de dışardan takviyelerle mantarın oluşturduğu rahatsızlık hissini hafifletebiliriz. En başta mantarlı bölgenin temizliği için karbonatlı su veya tuzlu su kullanmakta fayda var, tuzlu veya karbınatlı sular vücudunuzdaki bakteri ve mantarların yaşaması için elverişsiz ortamlardır. İçerden destek içinse sirkeli su kullanılabilir, bir tatlı kaşığı üzüm veya elma sirkesi bir bardak suya ilave edilerek içilebilir. Vücuttaki bakteri ve mantarların kontrol altına alınabilmesi için faydalıdır. Özellikle aç karnına daha etkili olsa da istediğiniz zaman içebilirsiniz.

Bunun dışında şekerden fakir (beyaz ekmek vb.) sebze ve proteinler bakımından zengin bir beslenme ve tabi ki düzenli temizlikle mantara karşı önlem alabiliriz. Temizlikten kastım bol kimyasalla yapılan temizlik değil tabi, evi sirkeli ve arap sabunlu suyla silebilir, bulaşık makinenizin parlatıcı ve çamaşır makinenizin yumuşatıcı gözünde sadece sirke kullanabilirsiniz. Hem ekonomikbir seçim, hem de doğal temizlik ürünleri kullanmak sağlığımız ve çevremiz için de çok önemli. Vücut ve saç temizliği içinse zeytinyağlı sabun kullanabilirsiniz (benim tercihim kurutmayan ve cilt rahatsızlıklarında etkili bıttım sabunu) Herkese sağlıklı günler dilerim :)

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Domuz Jelatini Uyarısı

Bu yazıyı aşı ve ilaçların dinimize uygunluğunun yeterince incelenmediğini düşünerek yazıyorum, hamileliğimde decavit marka vitamin ilacını kullandım, çok kullanılan elevit markasının domuz jelatini içerdiğini fakat bunun belirtilmedigini öğrendim, yani içindekiler kısmına bunu yazmamışlar. Zaten genellikle jelatin yazılıyor nerden elde edildiğini bilemiyoruz. Bizzat firmayı arayıp soranlar olmuş ve doğrulamışlar, sonuçta dava açılmış. İgili haberi ekliyorum: http://m.ensonhaber.com/unlu-ilac-firmasina-domuz-jelatini-davasi-2015-01-23.html
Aşı konusuna gelince, Merck firmasi tarafından üretilen KKK aşısının içerik kısmında jelatin yazıyor, fakat nerden elde edildiği yok, onların böyle bir hassasiyetleri yok ama Müslüman ülkelere ithal ettikleri üründe ne kullanıyorlar kamuoyu bilgilendirilmeli diye düşünüyorum.
Merck firmasının MMR II aşı içeriğine burdan bakabilirsiniz: http://www.ilacabak.com/ilacgoster.php?ilac=M-M-R.II.0,7.ML.ŞIRINGA.1.FLAKON&Id=4293 Ülkemizde genellikle Priorix adlı KKK aşısının kullanıldığı öğrendim, bu aşı jelatin içermiyor.
Jelatin içerdiği belirtilen bir diğer aşı Varivax isimli suçiçeği aşısı. Hidrolize jelatinin kaynağı belirtilmediği gibi küçük parçalara ayrılınca bunu tespit etmenin mümkün olmadığından bahsediliyor. Şu sitede ingilizce olarak detaylı açıklamalar var: http://vk.ovg.ox.ac.uk/vaccine-ingredients#gelatine Bu sitede Fluenz adlı grip aşısının ve Zostavax adlı Zona aşısının da jelatin içerdiği bilgisi var.

20 Temmuz 2017 Perşembe

Aşılar hakkında bilgiler

Daha öncesinde aşılarla ilgili makale çevirilerini bloğumda yayınlamıştım, izninizle bu makalelerin de ışığında kendi görüşlerimi yazmak istedim. Herşeyi tüketmek ve potansiyel düşmanlar bulup onunla savaşmakla geçiriyoruz zamanımızı. Yaradılışımıza uygun bir hayatı değil, kendi kurguladığımız bir yaşamı tercih ettik ve sonuç tabi ki hüsran. Akıl ve beden sağlığını hızla kaybeden insanlar bir şifa umuduyla bekliyor. Beni daha çok üzen çocuklarımızı da bu çılgınlığa dahil ederek doğru bildiğimiz yanlışlara onları da kurban ediyoruz. Bunu yapmaya hakkımız yok. Onlar hastalıklı düşüncelerle değil, hakikati arayarak mutlu ve huzurlu bir şekilde büyümeli.

İnsana seri üretim makine muamelesi yapan ne varsa hepsini çöpe atmak zorundayız. Biz insanız, bizi diğerlerinden ayıran düşünebilmek. Hem farklılıklarımızı hem aynılıklarımızı görebilmek, bu dünya üzerinde barış ve huzur içinde yaşayabilmek. Barış sadece insanlararası bir kavram değil bu dünyada. Çevremizdeki herşeyin bize hizmet ettiğini unutmadan, doğaya savaş açmadan yaşamak zorundayız. Çünkü bu savaşın sonucunu hepimiz en ağır şekilde ödüyoruz.

Virüs ve bakteriler bu dünyada varlar, çünkü onlar da bir amaç için yaratıldı. Özellikle bakterilerle ilgili pek çok bilgiye sahibiz, dönüşüme en çok katkıda bulunan canlılar onlar, yeryüzünden her yerde çöp görmüyorsak, herşeyi hızla dönüştüren bu canlılar varolduğu içindir. Virüslerle ilgili detaylı bilgilere sahip olmayışımızın sebebi, onların bakterilerden de küçük olması ve keşfinin çok uzun yıllara dayanmamasıdır. Nasıl ki bugün bağırsaktaki bakterilerin sindirime yardımcı olduğu bilgisi bizde mevcutsa yarın da virüslerin insana faydalı olabilecek türlerinin varlığı anlaşılacaktır. Hastalık yapan canlılar da var elbette ama bu sebeple topyekün bütün bakteri ve virüsleri öldürmeye çalışmak büyük bir hatadır. Bugün bağırsak florasının beyni etkilediğini ve gereksiz antibiyotik kullanımı sebebiyle insanların sağlığının nasıl bozulduğunu okuyoruz. Üstelik antibiyotiğe dirençli bakteriler arttıkça çok basit geçirilen enfeksiyonlar, hastalıklar çok ağır seyretmeye başladı. Çok şükür kamu spotlarında vurgulanarak, gereksiz kullanılan antibiyotiğin zararları anlatılıyor.

Aşı, hastalığa sebep olan virüsü canlı veya ölü olarak vermek ve kişide bağışıklık yanıtı oluşturmak adına yapılan bir uygulamadır. Peki neden hastalıkların sonu kesilmiyor ve her geçen gün yeni hastalıklar baş gösteriyor? Üstelik viral hastalıklar gibi 10 günde ayağa kalkacağımız değil ömür boyu sürecek hastalıklardan bahsediyorum. Otoimmün hastalıkların artış sebebinin aşılar olduğunu iddia eden ABD'li doktorun seminerini paylaşacağım yazımın sonunda. Gene daha önceki yazılarımdan hatırlıyor olabilirsiniz CDC'de itirafçı Dr. Thompson, KKK aşısı ve otizm bağlantısını gizlediklerini açıklamıştı. Bütün bunları örnek vermemin sebebi ABD'de yani aşıların üretildiği ve zorunlu olarak yapıldığı bu ülkede insanlar bunu tartışıyor, bizim ülkemizde ise medyada yeterince irdelenmiyor bu konu. Geçenlerde 2 aylık, aşı sonrası hayatını kaybeden bir bebeğe yeterince yer verilmedi. Aynı şekilde aşı sonrası yan etki yaşayan ailelere aşıdan değildir denilip konu geçiştirilmemeli. Aşıların hangi ortamlarda üretildiğiyle ilgili bilgi de bahsettiğim Dr.Tent'in seminerinde var. Hayvan hücreleri veya insan cenin hücrelerinde üretilen aşılar, uzun süre bozulmamaları için ağır metaller ve antibiyotik içerebiliyor. Bütün bunlara alerjik reaksiyon göstermesi muhtemel bebeklere hiç düşünmeden yapılıyor, bebek henüz anne sütü almadan yapılan Hep B aşısı gibi. Oysa doğal yiyeceklere dahi alerji geliştiren insanlar varken, laboratuvar ürünü aşıların herhangi bir alerjik reaksiyona sebep olmayacağını ve zararsız olduğunu söylemek mantıklı değildir. Bir de kan-beyin bariyeri henüz oluşmamış 0-2 yaş bebeklerden bahsediyoruz.

Anafilaktik şok, alerjinin ölümle sonuçlanması demektir, penisiline alerjisi olan bir insana penisilin iğnesi yapılması ölümle sonuçlanabilir. Aşı içeriklerinin temiz olmaması sebebiyle bunlara maruz kalan bir bebeğin, prospektüslerinde de belirtildiği üzere alerji geliştirmesi şaşırtıcı değildir. Kaldı ki yumurta proteini ve albumin (insan kanında bulunur) içeren aşılar var, sindirilmeden kana karışan bir protein, bu bebeğin henüz yemek yemeye başlamadan alerji geliştirmesine sebep olabilir. Sadece anne sütü alan birçok bebekte süt alerjisi ve yumurta alerjisi gelişmesi tesadüf değildir.

Dr. Hanan Polansky kitabında hücreye giren farklı DNA'ların orjinal DNA ile yarış halinde olduğunu anlatmaktadır. Hayvan veya insan cenininde üretildikleri için aşılarda DNA kontaminasyonu da mümkün olduğundan bu konu genetik hastalıklara kadar gidebilecek derin bir konudur. Çünkü virüsler girdikleri hücrenin DNA'sının bir kısmını kendi DNA'larına ekleyebilirler. O yüzden aşının üretildiği ortam çok önemlidir. 1950'lerde çocuk felci aşısı maymun hücrelerinde üretilirken, aşıların başka virüsler de içermesi (SV40) ve yıllar sonra kanserli hastaların tümörlerinde bu virüsün bulunması bir tesadüf değildir.

Salgınlarla insanları korkutuyorlar fakat canlı aşıların insandan insana geçerek salgına sebep olabileceğini unutmamak gerekir, üstelik aynı anda milyonlarca kişi aşılanıyorsa.  Bir başka nokta da doğada aynı anda 5 viral hastalıkla mücadele eden bir insana ben rastlamadım. Kendimden örnekle su çiçeği ve kabakulak geçirdim fakat aynı anda değil birkaç sene arayla. Vücudun aynı anda bütün hastalıklarla karşılaşması doğada mümkün değilken biz neden 2. ayda 1 tanesi canlı verem aşısı olmak kaydıyla 7 farklı virüs veriyoruz bebeklere aynı şekilde 1 yaşındaki bebeklere de KKK dediğimiz 3'lü canlı aşı vuruluyor. Tek tek çok pahalı böyle daha ekonomik oluyor denebilir ama bunun sağlık sonuçları ne olur diye düşünmek gerekli, çünkü doz sayısı arttıkça yan etkilerin katlanarak arttığı da bilimsel makaleler de mevcut.

Umarım medyada daha çok yer bulur bu konu, çocuklarımızın sağlıklı olması bizim geleceğe umutla bakmamız demektir. Ben içeriğine güvenmediğim aşıların değil, sevginin ve anne sütünün, doğadan uzaklaşmamış bir hayatın hepimizi koruduğuna inanmaktayım. Hepinize sağlıklı günler dilerim.

Dr. Tent'in semineri için: https://www.youtube.com/watch?v=-aHRMjVHggI
Dr. Hanan Polansky kitabı için: http://cbcd.net/book/
MMR (KKK) aşısı içeriği için: https://www.fda.gov/downloads/BiologicsBloodVaccines/Vaccines/ApprovedProducts/UCM123789.pdf

9 Haziran 2017 Cuma

Doğala dönüş


İnsan devamlı değişen dönüşen bir varlık, dolayısıyla sağlık algımız da zamanla değişmekte ve dönüşmekte. Son zamanlarda bütün dünya gerek beslenme, gerekse kozmetik alanında doğala dönüş konusunda hızla ilerliyor. Sebebi sağlığımızı korumak en başta. Farkettik ki çok fazla kimyasal ve sentetik ürünler kullanmak sağlığımızı da etkilemekte. Doğaya dönüş umarım hızla her ortamda yayılır ve hem çevreye hem kendimize verdiğimiz zararlar azalır. Her yazımda farklı bir konuya değiniyorum ama bugün konudan çok madde madde yazmak istedim, daha doğal bir hayat için en basitinden neler yapabiliriz bunları yazmak istedim, iyi okumalar:

1: Şampuan meselesi: Birkaç kez ismini duyup gülmekten kendimi alamadığım bıttım sabununu şuan o kadar severek kullanıyorum ki, herkese önermeden geçemeyeceğim, saçı asla kurutmuyor, besliyor, daha hacimli gösteriyor. Tabi belirteyim ki ölçüyü kaçırmamak temizlik ve bakım ürünlerinde de önemli bir konu. Saçlarınızı her gün değil, gün aşırı yıkamanız bence daha uygun. Erkan Şamcının sitesinde bulabilirsiniz veya güvendiğiniz herhangi bir yerden. Bıttım sabunu menengiç yağıyla yapılıyor, menengiç saç ve cilt için özellikle kaşıntı, egzama sorunlarına çok faydalı, sivilceli ciltlere de bıttım sabunu öneriliyor. Ben sabun kullanamam diyenler bitkisel, renksiz, parfümsüz, paraben içermeyen şampuanları tercih edebilirler, bence yetişkinler de bebek şampuanlarında aranan özellikleri hakediyor.

2:Grip meselesi: Viral hastalıklarda antibiyotik kullanmamak gerektiğini artık kamu spotlarında da gördüğüm için çok mutluyum. Antibiyotikler, bakteriyel enfeksiyonlarda kullanılabilirler fakat viral enfeksiyonlarda etkileri yoktur. Gereksiz yere aldığınızda bağırsaklarınızdaki iyi bakterileri de yokedebilirsiniz. Ayrıca vücutta üretilen iltihabı çeşitli yollarla atmanızı engelleyecek semptomatik tedavileri; işe gitmek veya sınava girmek gibi bir zorunluluğunuz yoksa kullanmasanız da olur. Bunun yerine bol bol dinlenin, c vitamini alın, ıhlamur, papatya, kekik gibi rahatlatıcı ve ağrı kesici bitki çaylarını deneyin. Bol su için, rahat nefes almak için odanıza sıcak su koyun, içerisine vicks merhem koyup soluyabilirsiniz rahat nefes almak için. Ayrıca öksürük için gene vicks merhemi sırtınıza veya göğsünüze sürüp yatabilirsiniz. Bebeklerinse ayaklarına sürmek daha iyi oluyor. Balgam söktürücü ilaçlar kullanılabilir, balgamı incelterek daha rahat atmanızı sağlar. Hastalara şifa diliyorum.

3:Zencefil ve zerdeçal: Bu iki bitki benim hayatıma köri soslu tavuk yemeğiyle girdi. Fakat gerçekler elbet ortaya çıkmaya mahkumdur, faydalarını zamanla öğrendikçe hayran kaldım bu baharatlara; sadece köri sos muamelesi yaptığım içinde üzgünüm. Zaten köri sosun içinde başka baharatlar da var bunu da dipnot olarak yazayım. Zencefili toz olarak balla ve ılık suyla karıştırıp ağrıyan boğazınız için, biraz da limon ekleyerek mide bulantılarınız için kullanabilirsiniz, sonuç hızlı ve şaşırtıcı gerçekten. Zerdeçalı ise Prof. Mutlu Demiray'ın yazısını okuduktan sonra araştırdım, bir kanser hastasını zerdeçal tedavisiyle iyileştiren doktorumuzu tebrik ediyorum, bizler de tavuk, çorba, pilav gibi yiyeceklere bir tutam ekleyerek kanserden korunmak için bir adım atabiliriz. Marketlerde, aktarlarda bulunabiliyor. İkisinin de hafif acı bir tadı var ama bir pul biber gibi değil tabiki :) Hem farklı bir aroma hem de sağlık daha ne olsun, üstelik zerdeçal tavuğa çok yakışıyor, güzel bir renk de veriyor.

19 Mart 2017 Pazar

Doğal cilt bakımı (Evdeki ürünlerle)

İnsanın bakımlı olması için illaki çok zengin olmasına gerek yok, kendini sevmesi, iyi hissetmesi yeterli. Fakat hazır aldığımız cilt bakım ürünleri çok uygın değil veya ucuz markalara yöneldiğimizde ise kimyasal maddeler sebebiyle faydadan çok zarar görmek mümkün. Öncelikle makyaj malzemelerinizi iyi bir markadan seçmenizi öneririm, bütün gün cildinizde kaldığı için özellikle paraben parfüm içermezse çok iyi olur. Bunun dışındaki cilt bakımlarımızı ise evde doğal malzemelerle yapmak mümkün. Cilt tipinize göre bu bakımlar değişebilir. Bir de susuz kaldığınızda cildinizin hızlı yaşlandığını unutmayın. Özellikle su hatta limonlu su hem iç organlarınız hem de cildiniz için bulunmaz nimet. Ben karaciğer için Saraçoğlu hocanın maydonoz limon kürüne başladım, Prof Saraçoğlu bunun cilde de çok faydalı olduğunu söyledi ki zaten iç organlardaki hastalıkların ciltte de kendini gösterdiğini yazmıştım. Yani bütünsel düşünürsek vücudumuzun iyi olması için her bir parçanın görevini yapması gerekir bunun için de kendimize iyi bakmak zorundayız.

Gelelim doğal bakım kürlerine, öncelikle peeling için kimyasallara ihtiyaç yok, ya bitkisel peeling ürünleri kullanın, LR bambu özlü peeling gibi. Veya evde Türk kahvesi içince telvesini atmayın, içine de biraz toz şeker ve bir tatlı kaşığı suyla karıştırıp yüzünüze sürün, cildiniz yağlı ise sadece şeker ve suyla yapabilirsiniz, kahve yağlı olduğu için cildi nemlendiriyor bu yüzden özellikle kuru ciltliyseniz nem maskesi gibi etki ediyor. Burda önemli olan çok fazla su ekleyip tanecik özelliğini bozmamak şekerin ki peeling gibi etki edebilsin. Bu peeling elleri de yumuşacık yapıyor bu arada :)



Kuru cilt için pek çok nemlendirici seçeneği var ama çoğu birkaç saat sonra etkisini yitiriyor, kışın özellikle büyük bir sorun haline gelebilir. Bize iyi gelen iyi bir markanın kreminde ayçiçek yağı olduğunu gördüm. Daha önce kremlerime bir çay kaşığı kadar zeytinyağı ekliyordum, gerçekten farkediyordu, fazlası çok yağlı bir his bırakabilir ama 100 ml kreme bunu eklemenizde sorun görmüyorum. Bunu ayçiçek yağıyla da yapabiliriz, hiç aklıma gelmemişti. Krem kullanmak istemiyorsanız, fısfıslı bir şişede su oranı daha çok olacak şekilde karışım yapabilirsiniz hangi yağı kullanmak isterseniz, bu arada cilde iyi gelen badem yağı kakao yağı susam yağı gibi bitkisel yağlar da mevcut bunlardan da birkaç damla ekleyebilirsiniz. Örnek verecek olursam 2 yemek kaşığı su 1 tatlı kaşığı zeytinyağı, bir çay kaşığı kakao yağı şişede karıştırılıp bütün vücuda uygulanabilir, kuru ve normal ciltler için faydalı olur. Kullandığımız su hazır su olursa daha iyi olur.

Sağlık ve güzellik aslında çok uzaklarda veya çok ulaşılmaz değil, evimizde mutfağımızdaki ürünlerle mümkün. Doğal beslenmeyle, daha çok hareket ederek daha az katkılı yiyecek tüketerek, bitkisel kürlerden, çaylardan faydalanarak daha kaliteli ve güzel bir yaşam mümkün. Ayrıca kozmetik ve temizlik ürünlerinde en doğalını bir de hayvanlar üzerinde test yapmayan markaları seçin, kimyasallar hem size hem çevrenize zarar verir. Bakımlı günler dilerim :)





8 Şubat 2017 Çarşamba

Tuzun sağlığa faydaları

Öncelikle çoğumuz denizin faydalarını, deniz suyunun, havasının pek çok hastalığa iyi geldiğini bilmekteyiz. Denizden uzak olanlar, ve yazın dahi denize gidemeyen vatandaşlarımız da var elbette. Bu konuda yabancılara gösterilen ilgi inşallah yerli turistlere de gösterilirse, henüz ülkesindeki güzellikleri gezip görememiş vatandaşlarımız ve çocuklarımız için de faydalı olacaktır diye düşünüyorum. Konudan kopmadan bugün tuzun faydaları hakkında yazmak istiyorum.

Tuz, doğal olarak kayalarda ve denizlerde bulunur. Denizlerin de kayaları aşındırması sonucu tuzlu olduğu fikri hakim. Elbette en doğrusunu Allah bilir. Doğada bulunan canlı ve cansız varlıklar için Allah boşuna yaratmamıştır diye düşünürüm. Aman tuzsuz yemek yiyin diyen insanların pek de beğenmeyeceği bir yazı olacak. Doğada faydalandığımız her şeyde ölçülü olmak zorundayız, vücudumuzun ihtiyaç duyduğu birşeye düşman gibi bakarak veya ihtiyacımızdan fazlasını tüketerek kendimize zarar veririz. Dolayısıyla, kilolarca tuz tüketmek ile hiç tuz tüketmemek de insan için sağlıklı bir yöntem değildir. Miktarından önce rafine edilmiş tuzların değil de kaya tuzu veya deniz tuzunun kullanılmasının faydalı olacağını düşünüyorum. Yemeklerin tuzsuz olmasını kendi adıma sağlıklı bulmuyorum. İnsan vücudunda su içerisinde çözünmüş mineraller vardır, doğal tuz bu minerallerden bazılarını içerir. İnsan kanında da tuz belli bir oranda bulunur bu sebeple serumların içerisinde de tuz bulunmaktadır. 

Özellikle deniz suyunun iyileştirici özelliğinin pek çok mineral tuz içermesine bağlıyorum. Evde deniz tuzuyla hazırlayacağınız suyu yaraların çabuk iyileşmesi için kullanabilirsiniz. Tuz bakterileri uzak tutarak iltihaplanmayı önler, böylece yaraların daha çabuk iyileşmesini sağlar. Cilt problemleri, ağız içi yaraları, mantar problemleri için bence tuzlu su iyi bir yardımcı. Serum fizyolojik olarak satılan burun temizlemek için de kullanılan tuzlu su da çok faydalı, burnu temizliyor, bebeklerin rahat nefes almasını sağlıyor ve aslında bakterileri de uzaklaştırmış oluyor. Tuzlu su ile ayaklar yıkandığında bacak ağrıları ve strese iyi gelecektir, çünkü tuzlu su, sudan daha iyi bir iletkendir, içindeki iyonlar sayesinde, vücudunuzdaki elektrik yükünü azaltabilir, yorgunluğunuzu hafifletebilir. Son zamanlarda faydalarını okuduğumuz tuz lambalarının da bu iyonlar sayesinde radyasyondan koruduğu, astım ve alerjilere iyi geldiği söylenmekte. 

Biz gece lambası olarak kullanıyoruz, hem doğal ve şık bir görüntü hem de daha sağlıklı bir ortam sağladığına inanıyorum. Fırsat buldukça bu konuda yapılmış bilimsel çalışmaları paylaşmayı istiyorum blogumda. Herkese hayırlı ,sağlıklı günler dilerim.

27 Ocak 2017 Cuma

İlaçlarda helal sertifikası

Merhaba, gıdalarda helal sertifikası görmek benim için önemli, çünkü dışardan aldığınız ürünün nasıl yapıldığını görme şansınız yok. Bunu belgelendirmiş markalar insanların güvenle alışveriş yapmasını sağlıyor. Tüketici olarak bunu bilmek bizim hakkımız diye düşünüyorum. Böylece aklımızdaki şüpheler bir nebze olsun azalıyor. Gıdalarla ilgili pek çok tartışma yaşanırken, bu konu da gözardı edilmemeli benim fikrime göre. Fakat gözardı edilebildiği bir başka sektörle ilgili yazmak istiyorum bugün: sağlık sektörü.

Hamilelik boyunca kullanılan vitaminlerle başladı bu konuya olan duyarlılığım. Bana Decavit marka bir multivitamin yazılmıştı fakat birkaç yerde başka markalardan birinde domuz jelatini kullanıldığını okudum. Gerçekliği tartışılabilir diye düşündüm fakat pek çok sitede haber olduğunu, firmanın bunu yalanlamadığını ve tüketiciler tarafından hakkında dava açıldığını öğrendim. Tam da hamile ve emziren anneler için üretilmiş bir ilacın haram veya helal kategorisinde olup olmadığını bilememek ne kadar üzücü, benim doktorum bu durumdan haberdardı veya şans eseri muadil bir ürün vererek beni uzak tuttu bu ilaçtan, peki ömrüm boyunca kullandığım tek ilaç bu mu olacaktı? Her firma her doktor üzerinde yazmayan içerikleri de tek tek araştırıp bulacak mıydı? Bunun yerine ilaçlarda ve aşılarda da helal sertifikası olması gerektiğine inanıyorum. 

Özellikle canlı aşıların hangi hücrelerde üretildiğini bilmek gerekmektedir, çünkü kanımca kontaminasyon riski vardır pürifikasyon (saflaştırma) sırasında. İlaç ve aşı konusunda bu hassasiyetler karşılanmalı, sonuçta ürünleri için pazar arayan firmalar da içerikleri net açıklamadan her ilacı rahatça satmamalı diye düşünüyorum. Tabi ki kendimiz üretebilirsek ve dışa bağımlılığı azaltabilirsek daha da güzel olur ama, bizim meyvemiz sebzemiz ihraç edilirken kırk türlü testten geçiyorsa, büyük bir sektör olan ilaç sektörünün de bizim toplumumuzun hassasiyetlerine uygun hale gelmesi gereklidir. Haramın sağlıktan çok hastalık, yarardan çok zarar getireceğine inanıyorum. Muadilleri varken bir mecburiyet halinde değilken kullanılmamalı, bir vatandaş olarak benim fikrim bu yönde.

Söz konusu haberi de ekliyorum, buradan okuyabilirsiniz. Sağlıklı, mutlu günler..

25 Ocak 2017 Çarşamba

Kızarık, pul pul dökülen ciltler için öneriler..

Merhaba, öncelikle daha önceki yazılarımda, cilt hastalıklarının kökeninin daha derinlerde olabileceğini, iç organlarımızın toksinlerden arınamaması sebebiyle cildimizin de boşaltım görevini üstlenebileceğini yazmıştım. Yani tedavi içerden başlıyor, ne yediğimize ne içtiğimize hatta neleri kendimize dert edindiğimize dahi dikkat etmeliyiz. Bilindiği üzere stres pek çok hastalığın sebebi ve tetikleyicisidir. Bunu bir sonraki yazımda detaylı açıklamak istiyorum. Alerji riskimizin olabileceği yiyeceklerden kaçınmalıyız ama esas sorunun bu olmadığını da bilmeliyiz.

Hassasiyete sebep veren yiyecekler fıtratımıza uygun olmayabilir. Paketli ve hazır gıdalardaki ürünler çokça işlendiğinden içeriğindeki faydalı besleyici öğeleri kaybetme ihtimalleri çok yüksek. Üstelik hazır gıdaların çoğu tatlandırıcı, renklendirici, koruyucu gibi vücudumuzun sindirmekte zorlanacağı dolayısıyla toksin olarak algılayabileceği pek çok katkı da içermekteler.

Peki dışardan lokal tedaviler önemsiz mi? Bence değil, özellikle bebekler ve çocuklar için yanma, kaşıntı çok rahatsız edici olabiliyor. Aynı şekilde yetişkinler için de kış aylarında artan bir kuruluk ve hassasiyet olabilir ciltlerde. Son dönemlerde kullandığım ve etkili olduğunu düşündüğüm kremleri önereceğim ama tabi ki her cilt tipi için farklı bir tedavi gerekebilir. Ben kızaran kuruyan ve pul pul dökülen cilt için nemlendirici konusunda birçok ürünü denedim. Coresatin pembe kremini kullandık oğlumla beraber onun çok faydasını gördük, fakat nemli kalmıyor devamlı kuruyor cildimiz, kremlerin içine birkaç damla zeytinyağı ekliyordum bu yöntemden de fayda gördüm. Fakat en sonunda bildiğimiz klasik vazelin kullanmaya karar verdim ama öncesinde cildi iyileştirecek onaracak bir krem gerekiyor. Yaralar için kullanılabilen madecassol kremi bulamadığımız için eczacının önerisiyle Bioderma'nın cicabio creme 'ini aldık. Bakır ve çinko içeriyor ki, çinkonun cilt ve saç problemlerinde etkili olduğunu düşünüyorum. Bu kremi kızarık, kaşıntılı bölgeye sürüyorsunuz, üzerine ben vazelin sürüyorum, o da cildin nemini kaybetmemesi için gerekli çünkü kuruluk da büyük problem benim için. 2,3 gün içinde bile farketti, kızarıklıklar geçti, uygulamaya devam ediyorum, gerçekten faydasını gördüm. Bloga da yazmaya karar verdim. Kış aylarında kuruluk, kızarıklık, egzama gibi problemleri olanlara inşallah iyi gelir. Ayrıca vazelini ayaklarıma sürüp çorap giyiyorum, yumuşatıyor.

Bu arada bu iki kremi 2 yaşındaki oğluma da uyguladım. Çok mecbur kalmadıkça kortizonlu krem sürmek istemiyorum bu sebeple alternatif krem, tedavi arayışım devam ediyor. Herkese sağlıklı, mutlu günler dilerim.